Şirketlerin "Sürdürülebilirlik" sayfaları bizi çok güldürüyor. Bu işi hakkıyla yapan bir avuç kurum bir yana, üretim bandının %90’ı plastik olan bir markanın, "her sipariş için bir fidan" kampanyasıyla övünmesi, sistemik bir enkazı kozmetik bir dokunuşla örtme çabasıdır. Literatür buna Greenwashing 2.0 diyor; yani hasarı gizlenmiyor, yanına bir iyilik iliştirip dikkati dağıtılıyor.
Ethnogram olarak biz o fidanlara değil, o plastiğin neden hala orada olduğuna bakıyoruz.
Soru
Yılların bankacılık uzmanlarını araştırmacı ve tasarımcı gibi düşünmeye nasıl alıştırırsınız?
Sürdürülebilirlik, bugünkü popüler kullanımıyla, sadece "daha az zarar vermek" üzerine kurulu bir yalandır. Hasarı sabit tutmaya çalışmak, maalesef bu gezegeni ve toplumu kurtarmaya yetmeyecek. Cambridge Institute for Sustainability Leadership (CISL) gibi kurumların da altını çizdiği üzere; endüstriyel sistemler "onarıcı" (regenerative) bir modele geçmediği sürece, 2050 hedeflerinin hepsi sadece birer temenniden ibaret kalacak. Bizim "olanı korumaya" değil, doğal ve toplumsal sistemleri sıfırdan canlandırmaya ihtiyacımız var.
Bu yola tüketiciler değil, bizzat işletmeler liderlik etmek zorunda. Neden mi? Çünkü; bugünkü ekolojik krizlerin başrolünde onlar var. Kazancının ufacık bir kısmını hayır kurumlarına bağışlayıp, kendi çalışanına insanca yaşayacak maaşı vermeyen bir sistemin "sürdürülebilir" olduğunu iddia etmesi hepimizi aptal yerine koymaktır.
Sürdürülebilirliğin iflas ettiği nokta
Bill McDonough ve Michael Braungart’ın Cradle to Cradle (Beşikten Beşiğe) felsefesinde anlattığı gibi; "daha az kötü" olmak, "iyi" olmakla aynı şey değildir. Geminin gövdesi delikse, suyu kaşıkla tahliye edemezsiniz, sadece çok az daha geç batarsınız.
"2040’ta karbon nötr olacağız" vaatleri, ormansızlaşmaya neden olan hammaddeleri bugün kullanmayı bırakmadığınız sürece sadece birer pazarlama terimidir. İş dünyası yıllardır sürdürülebilirliği bir "maliyet ve risk yönetimi" olarak gördü. Oysa Onarım (Regeneration), aldığımızdan fazlasını sisteme geri vermekle ilgilidir. Onarıcı bir işletme, sadece karbon ayak izini azaltmakla yetinmez; doğaya bıraktığı pozitif izi nasıl büyüteceğini dert edinir.
Tamam "onarıcı işletme" olalım
Onarıcı bir vizyon, büyük resme, yani "bağlama" odaklanmayı gerektirir. Hiçbir iş kusursuz değildir; her üretim gezegende bir iz bırakır. Ancak Paul Polman’ın "Net Positive" yaklaşımında belirttiği gibi; şirketlerin artık "Ben ne kadar az zarar veriyorum?" yerine "Dünya benim sayemde daha mı iyi bir yer?" sorusunu sorması gerekiyor. Eğer bu sorunun cevabı net bir "evet" değilse, orada bir onarım değil, sadece hasar gizleme vardır.
Bu sadece çevresel bir mesele de değil. Onarıcı yaklaşım, insanı ve emeği ekosistemin bir parçası olarak görür. Her sipariş için bir ağaç dikmek şık bir reklam spotu olabilir; ancak o ağacı dikerken kullandığınız lojistik hattı sömürüye dayanıyorsa, yaptığınız şey onarım değil, sadece bir imaj çalışmasıdır. Onarıcı işletme, en başta hasar veren hammaddeyi ve etik olmayan süreci terk edecek kadar cesur olan işletmedir.
Değişim okuryazarlığı
Eğer çözümün bir parçası olmak istiyorsak, işletmeleri "en azından deniyoruz" noktasından "gerçekten iyileştiriyoruz" noktasına çekmek zorundayız. Şirketlerin kendi kendine değişmesini beklemek, bugüne kadar gördüğümüz üzere pek işe yaramıyor. Bize, kararlarını "yaşamın döngüsüyle" hizalamış, şeffaf ve onarıcı yapılar lazım.
Ethnogram olarak bizim sahada gördüğümüz en büyük engel, liderlerin bu değişimi "ek bir maliyet" olarak görmesi. Oysa uzun vadede, çökmüş bir ekosistemde ve huzursuz bir toplumda kârlı kalabilecek hiçbir iş modeli yoktur. Kurumsal çeviklik, artık sadece dijitalleşmek değil; doğayı ve insanı iş modelinin tam merkezine koyan bir "değişim okuryazarlığı" kazanmaktır.
Sonuçta dünyayı daha iyi bir yer haline getireceksek, durumu sadece idare etmekten vazgeçmeliyiz. Bize durumu kurtaran değil, dünyayı gerçekten iyileştiren onarıcı işletmeler lazım.
Sürdürülebilirlik bir "hata payı" yönetimi değildir
Artık idare etmeye değil, onarmaya ihtiyacımız var.
Okuma süresi: 3-4 dakika
